Girişimcilik, Pazarlama, Yönetim

Girişimciliğin tanımını daha önce “Girişimcilik seni özgür kılacak mı?” başlıklı yazımda yapmıştım. “Bir girişim başlatmak aynı zamanda risk almaktır.” demiştim. Peki bu alınan riskin gerçekleşmesi neticesinde sorumluluk kimde olacak? Tabii ki girişimci olarak sizde! Şirketin ve sizin kaderiniz tamamen size bağlı. Hayır, yanlış duymadınız. Tekrarlıyorum: Şirketin ve sizin kaderiniz tamamen size bağlı!

Elbette gemiyi yüzdürürken güvendiğiniz insanlar olacak, fikir aldığınız insanlar olacak, danıştığınız insanlar olacak, hatta inisiyatif alıp sorumlu olduğu iş hakkında kendi kararlarını verecek olan yetkilendirilmiş (empowered) çalışanlarınız olacak. Ama sonuçta gemi batarsa kim suçlu? Tabii ki siz!

Geminin batmasına pek çok şey neden olabilir. Bunların tamamını benim bilmem mümkün değil çünkü her işin karakteristiği farklı, taşıdığı riskler farklı, iş modeli farklı. Ancak iş ne olursa olsun her işin başarısında veya başarısızlığında iki unsurun ortak belirleyici olduğunu düşünüyorum: Strateji ve İcraat

Şirketin stratejisini belirlerken genellikle pek çok farklı girdiyi, enformasyonu, deneyimi ve fikri harmanlarsınız. Sonuçta kendi bildiklerinizin yanında bilgisinden istifade ettiğiniz veya fikir aldığınız kimseler olur. Aynı zamanda bu stratejinin plan ve taktikler doğrultusunda hayata geçirilmesi (icra edilmesi) de yine sizinle birlikte çalışanlarınıza da bağlıdır. Sonuçta büyük oranda operasyonu onlar yürütecekler. Yani; stratejide de icraatte de sizden başka işin içinde olan bireyler mevcut. Peki gemi batarsa; stratejinizi oluştururken ilham aldığınız, danıştığınız, fikrini aldığınız o kişileri suçlama hakkına sahip misiniz? Elbette hayır! Peki işini iyi icra etmeyen çalışanlarınızı suçlama hakkına sahip misiniz? Elbette hayır! Peki neden?

Çünkü son kararı siz verdiniz. Stratejimiz bu veya şu olacak diye son noktayı koyan sizsiniz. Çalışanları işe alan, eğiten ve onların kendilerine iş tanımlarında verilen işi doğru şekilde icra edip etmediklerini denetleyen, takip eden ve ortada bir zayıf halka durumu söz konusuysa o kişilere tahammül edip alternatifleri değerlendirmeyen veya en başında yanlış kişiyi işe alan sizsiniz. O halde kimseyi suçlamaya hakkınız yok.

Bir başka önemi daha var karar vermenin. O da şu: Eğer şirketin stratejisini ya da hayatiyetini doğrudan ilgilendiren konular ile ilgili başkaları sizin adınıza karar veriyorsa, siz “zayıf” bir görüntü sergilersiniz. Akıl akıldan üstündür. Karar vermek kolay iş değildir. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan karar vericiden ne köy olur ne kasaba. Bilgi sahibi olmak için soru sorarsınız, danışırsınız, araştırırsınız, fikir alırsınız. Bilgi almak ve soru sormaktan zarar gelmez. Bir görüşmede Mustafa Kemal Atatürk’e sırrı sorulduğunda “Dinlerim…İyice dinlerim.” şeklinde cevap vermiştir.  Sorun ve dinleyin. Ama sonuçta son kararı mutlaka siz verin. Ve karar vericinin siz olduğunu herkes bilsin. Şirket yönetmek “güç ve politika” ekseninde yer alan bir faaliyettir. Güçlü ya da güçsüzün mevcudiyeti için en az iki kişi gerekir ve bu iki kişiden birisinin diğerinin gücünü kabul etmesi önkoşuldur. Yani “Ben senden güçlüyüm” demekle güçlü olunmuyor. Karşınızdakinin sizin ondan daha güçlü olduğunuzu kabul etmesi gerekiyor. “Ben onun patronuyum/amiriyim/müdürüyüm, tabii ki güçlü olduğumu kabul edecek.” gibi bir yanılgıya ASLA düşmeyin.

En son şunu söyleyeyim ve son noktayı koyayım. Her zaman doğru kararları veremeyebilirsiniz. Ama kararsızlığın kesinlikle kötü kararlar vermekten daha kötü sonuçlar doğuracağından emin olabilirsiniz.

Aşağıdaki resmi büyütmek için üzerine tıklayın…

Decision-maker

Sizin Yorumunuz: