Girişimcilik, Pazarlama, Yönetim

Disruption denilebilecek çığır açan yeniliklerin her dakika karşımıza çıktığı ve tüketimin inanılmaz hızlı yaşandığı bir çağı yaşıyoruz. Herkesi ve herşeyi tüketiyoruz. Bir ay önce büyük yenilik olarak nitelendirip hayranlık duyduğumuz bir şey, bir kaç ay sonra bizim için demode hale geliyor yerine daha iyisi ya da daha farklısı yapıldığı için. Aynı zamanda tercihlerin milisaniyeler içerisinde yapıldığı, çabuk sıkıldığımız, sürekli değişen, krizlere gebe, stealth-mode halinde binlerce iş modelinin oluşturduğu ve neredeyse iş yapan herkesin paranoyak olduğu belirsiz bir çağ bu. Özet: Sürekli bir değişim söz konusu.

Ekonomi ve iş dünyası sürekli türbülans halinde. Stabil seyreden tek bir hafta geçirmek bile pembe bir hayal kimi zaman. Gün geçmiyor ki yeni bir yasa, yeni bir duyarlı toplum hareketi veya bildiklerimizi alt üst eden veya pazardaki konumumuza apaçık meydan okuyan yeni bir inovasyon ortaya çıkmasın. Sadece dış faktörler değil iç faktörler de sürekli bir türbülans halinde. Zaten bir işi temel olarak insanların oluşturduğu bir organizasyon olarak düşünürsek ve insanların da %100 predictable olmadıklarını hesaba katarsak durumun girişimci için kaotik bir anlam ifade ettiğini anlamak çok da zor olmaz. Her bir fraktal kaotik yapı, yakından baktığımızda, iş dünyasının bütünsel olarak bir kaos içerisinde olduğuna işaret ediyor. Küçücük perturbasyonlar koskoca bir şirketi sektörün ve pazarın dışına itebilir. Yani; Lorenz’in kelebeği bir kanat çırpsa bizim ofiste ve hatta bizim sektörde kasırga kopabilir. Yeni ekonominin kuralı bu.

Doğrusal olmayan dinamiklerin olduğu ve darbeyi nereden yiyeceğimizi net olarak kestiremediğimiz bir hareketlilik söz konusu. Ağ o kadar geniş ki; bırakın tüm dünyayı, kendi sektörel kümemizde bile neler oluyor tam olarak anlayabilmek neredeyse imkansız hale geliyor milyonlarca bilgi bombardımanı içinde.

Peki ama o halde iş dünyasında, hitap ettiğimiz pazarda ve rekabet ettiğimiz sektörel kümedeki yerimizi sağlamlaştırmak için ne yapmamız lazım?

Klasik yönetim ilkelerini savunanlar bu söylediklerime itiraz edebilirler. Ama günümüzde şirketiniz için sabit bir vizyon ve misyon belirlemek bile neredeyse anlamsız. Şekli şekilsiz bir hale gelmiş ve kaygan zeminli bir dünyada her an her şey değişirken sizin değişmeden kalmanız sadece sonunuzu hazırlar. Yarın bir gün şirketin varoluş nedeni olan misyonunuzu bile revize etmeniz gerekebilir. Değişime kucak açan bir kültür yaratmalısınız şirketinizde. Ufacık bir sinyal aldığınızda bile bunu bir erken uyarı sinyali olarak ele alıp, vakit kaybetmeden ne hangi yönde değişiyor ve bu değişimin neresinde yer alabilirim diye sormaya başlamalısınız kendinize. Daha da ötesi, kendinizi ve şirketinizi sürekli challenge etmeyi bir alışkanlık haline getirmenizi öneririm. Yarattığınız, inşa ettiğiniz şatoyu seyre dalıp kendinizden geçmemeniz lazım. Sürekli eleştirel bir gözle kendi eserinize rötüş yapma cesaretini göstermeniz lazım. Bir de tabii en önemlisi akıntıyla beraber yüzebilmeniz gerekli. Eğer bir değişim göstere göstere geliyorsa ona karşı durmak, yel değirmenleri ile savaşmak demektir. İnsanın en çok direnç gösterdiği şeylerin başında değişim gelir. Bunu anlarsak eğer, yönetim psikolojimizi bu yönde revize ederek büyük değişimlerle yüzleşmeden evvel ufak ufak değişimler gerçekleştirirsek, insanlarımız da sürekli yaşadıkları bu ufak değişimler neticesinde “değişim” olgusunu kanıksar ve o büyük değişim anı geldiğinde şirket olarak pürüzsüz bir adaptasyon gerçekleştiririz.

Unutmayın ki; kaosun, ya da diğer bir deyişle düzensizliğin içinde de bir düzen vardır. O düzene ayak uydurmak ise ancak ve ancak “düzenli olarak değişmek” ile mümkündür. Değişimi bir kültür haline getirin.

“The most effective way to manage change is to create it.” – Peter Drucker

Sizin Yorumunuz: