Girişimcilik, Pazarlama, Yönetim

Geçen hafta yeşil, mavi, temiz ve dingin bir kasabaya çektim kendimi. Uzun süredir böyle bir dinlenmeye, kafamdakileri dinlemeye ihtiyacım vardı. Sonra ortaya bu yazı çıktı. Konunun kahramanı başarmış bir adam ama hüviyetinden ziyade başarmış olması önemli. Başarmış insanları incelemekten her zaman keyif almışımdır. Başarmak istediği her ne ise…yeter ki iyi niyetli olsun.

1966 yılında köyünden çıkıp sırtında tek bir ceketle İstanbul’a gelmiş olan; asfalt ve kanalizasyon işlerinde kol gücü ile çalışarak hayallerini aşan bir adam bu. Ailesiyle mutlu, hayatla barışık, varlıklı ve huzurlu bir adam.

“Doğarken çıplak doğmuşum; ölünce de çıplak öleceğim. O halde kaybedecek neyim var ki?” diyerek söze başladı. Ve “Ben mala mülke ait değilim, esir değilim. Kendimi gerçekleştirmek ve bu yolculuktan keyif alarak son nefesime kadar öğrenmek istiyorum sadece.” diyerek sözünü bitirdi. Tanıdığıma memnun olmuştum bu okumamış, gösterişsiz, varlıklı, mutlu, huzurlu insanı.

“Doğarken çıplak doğmuşum; ölünce de çıplak öleceğim. O halde kaybedecek neyim var ki?” Bu söz önemli bir söz. Bu blog esas itibarıyla girişimcilere odaklanmış yazıların olduğu bir alan. Ancak girişimci deyince sadece para kazanmak için iş başlatan, iş yapan kişi akla gelir ya bazen…ben rahatsızım bu durumdan. Oysa o girişimci çalışır, didinir, 10 kişiye, 100 kişiye, 1000 kişiye aş verir, iş verir, bir sürü yardımlar yapar, etrafını korur kollar, gücünün yettiği yere kadar mazluma arka çıkar ama dışarıdan bakınca “Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.” lafına kurban olur gider.

(Böyle düşünenler varsa; İzzet Baysal’ın, Nirun Şahingiray’ın ve daha nicelerinin hayatlarına bir göz atsınlar lütfen.)

Günümüz dünyasında herkes “edinmek” yangınına kapılmış alev alev yanıyor. Herkes herşeyi hakettiğini düşünüyor. Fazla mal göz çıkarmaz ya, daha fazlası için çalış dur. Hırs yapar, üçkağıt çevirir, mobbing yapar, müdürüne yağ çeker, müşterisine kazık atar, hayal satar, umut satar, ne alırsa fiyatı öldürüp alır ki kendisinden başka kimse kazanmasın vs. vs. Sonunda para kazanması önemli ya! Nasıl daha büyük ev, daha lüks bir araba, daha çekici bir sevgilinin “sahibi” olabilirki başka türlü? Sonra deliler gibi çalıştığı halde hayal ettiği über yaşama erişemeyince ya da katma değerli işler yapmak için bir türlü “kolunu” kaldırıp başarılı olamayınca diğer adamı bir cümleye kurban eder. Çünkü ona göre o adamın yapmış olması aslında o adamı pastanın kendi hakkı olan o büyük dilimini kapmış bir adam haline getirir…sonrası zaten veryansın. Herkes rakip ve aslında herşey kendisinin hakkı!

Yeşil, mavi, huzur ve dinginliğin hakim olduğu o kasabada dinlenirken bazı şeyleri tekrar hatırladım. Zaten çocukluğumun büyük bir kısmını geçirdiğim Kozan ilçesi ve Toros dağlarının zirvesindeki Horzum yaylası da o ufak kasabadan çok farklı değildi. Aşinayım bu tip yerlere. Nitekim; imece usulü yaşayan, geniş aileleri olan ve etrafla sürekli bir iletişim halinde olan, hal hatır soran, doğa ve insan ile barışık, gösteriş budalalığının anlamını dahi bilmeyen, mutlu ve huzurlu insanlar bu kasabada yaşarlar. Üstelik çok da varlıklıdırlar. Pek çoğunun dönüm dönüm bağı bahçesi ve müstakil evlerinin garajında iyi arabaları var. Olmayanı da var ama olana yan gözle bakan yok; olmayanı horlayan yok. Belli ki kimse kimsenin üstüne basmamış, kimse malın mülkün esiri olmamış. Okula tadilat mı gerekiyor? Herkes yardım eder. Parası olan tuğlayı alır, parası olmayan tuğlayı taşır. Hepsinin, öyle ya da böyle, bir eseri var hayatta. Daha fazlası için değil; yaşamak için yaşıyor gibiler. Hani doğum gününde yeni ayakkabılar alınca 2 gün giymeye kıyamaz ya çocuk. İşte kendilerine hediye verilmiş yaşama öyle “kıymadan” karışmışlar.

Bugün büyük şehirlerde hemen herkes “edinmek” peşinde oysa. Terlemeden kazanmak, çabalamadan öğrenmek, sevmeden sevilmek, vermeden almak peşinde. Bir de sırf “varlıklı” olmak hayaliyle girişimciliğe heves edenler yok mu? Sorma gitsin….Başarmak edinmek midir ki?

Herkes girişimci olacak diye bir zorunluluk ve hatta olasılık dahi yok. Herkes varlıklı olur diye bir realite de yok. Ve hatta her girişimci para kazanır diye bir durum da yok.

ANCAK; İSTEYEN HERKES KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRİR VE BU BIR REALİTEDIR. İŞTE; BEN BAŞARMAK DİYE BUNA DERİM.

Kendini gerçekleştirmek ise – bence – öz itibarıyla süreklilik arz eden bir şeydir. Öldükten sonra bile devam eder. Bunun da aslında tek bir yolu vardır. Fayda sağlamak. Örneğin; bir insana fayda sağlamak (sadece tek bir insana dahi) sizi ebedi yapar.

Madem bu blog yapı itibarıyla girişimcilere seslenen bir blog. O halde demem o dur ki: Ey Girişimci! Ne ürün yapıyorsan, ne hizmet sunuyorsan; önce birilerine ve birşeylere iyi niyetli bir fayda sağlamak olsun başlangıç noktan. Ve bunu kendine sürekli hatırlat ki gideceğin uzun yolda taşlı topraklı yanlış yollara sapma.

Kiminin bardağı küçük, kiminin bardağı büyük. Ama herkes kendi bardağını doldurmakla yükümlü. Bardak dolduğunda kendini gerçekleştirmiş olmanın huzurunu hissedeceksin. Kaybedecek bir şeyin yok, kendinden ve insanlığından başka. Üzerine düşeni yaptıktan ve fayda sağlama arzusuyla tutuştuktan sonra varlık da gelir mutluluk da. Yeter ki şu dünyada varlığının bir anlamı olması gerektiğini hisset. Cömert ol, niyetin iyi olsun. En yüksekte yalnız oturanlara bir bak; sonra git bir kasabaya ve alçakta ama mutlu kalabalıkları gör. Farkı anlayacaksın.

“The human contribution is the essential ingredient. It is only in the giving of oneself to others that we truly live.” – Ethel Percy Andrus

2 Yorumlar

  • Yorum yapan: Erman

    Tebrikler….

  • Yorum yapan: Ender

    Çok teşekkür ederim.

Sizin Yorumunuz: